Bir yılı daha geride bıraktık. Kötü bir yıldı. Hiç düşünmediğimiz, aklımızın ucuna dahi gelmeyecek bir virüs hayatlarımızın tam ortasına gelip kondu. Bu defa “güçlü” ülkeler de etkilendi, öyle ki Avrupa’nın göbeğinde binlerce yaşlı tek başına can verdi sevdiklerinin elini tutmadan, dünyanın dört bir yanında binlerce insan evlerine hapsoldu haftalarca tek bir insanı görmeden… 2020 biterken bu korkunç acıları ve yalnızlıkları unutmak mümkün değil. Ve, her şeye rağmen hiçbir özel günü atlamadan, yine binbir çeşit abartı ile yaşayanları da. Hoş geldin 2021!

Tüketim çılgınlığı çağındayız. Elde avuçta olsun olmasın bir şeyler almaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Aldıklarımızın bir tek kendimize yararı var; komşumuzu, dostumuzu, sokaktan geçen bir yabancıyı düşünmeyi bırakalı hayli zaman oldu. Bencilliği bireysellikle karıştırdık. “Bize dokunmayan yılanları” sever olduk. Bu deyimin dışında hayvanları bu yazıya karıştırmayacağım bile, onları gören eden zaten yok sayılacak derecede az! 

Hepimiz bilir ve söyleriz ihtiyaç dışındakini almak ahmaklıktır, bu sürekli sayıp sövdüğümüz kapitalist ve emperyalist sistemleri beslemenin en güzide örneğidir. Peki, “almak” sadece eşyalar için mi geçerli? Ya insanlar? Onlar alınıp satılabilir mi? Ne yazık ki artık sadece kapitalizm insanları alıp satmıyor, insanlar da birbirlerini alıp satıyorlar, öyle Yunus Emre gibi aşkın ateşine düşüp de aşk pazarında canını satmak gibi de değil. 

Kentlerde hayatlar hızlı akar. Kent insanları yürümez, hep koşar. Mutlaka yetişecek bir yerleri vardır onların. Ne zaman sabah nasıl akşam olduğu anlaşılmaz. Ve, insanlar kentlerde mutsuzdur. Kimi bu durumu alışveriş ve tüketim çılgınlığıyla bastırır, kimisi de insanlarla kafayı bozar; insan alır insan satar. 

Büyük kentlerde akan o ‘iyi’ görünüm içindeki kötü yaşamın altını en güzel Tolstoy çiziyor “İnsan kentte yüzyıl yaşar da çoktan öldüğünün ve çürüdüğünün farkında bile olmaz”. Baştan ayağa çürümüşlük içinde yüzerken yılbaşı güzelliğinin nasıl bir çılgınlığa dönüştüğünü, o mütevazi sofraların günün sonunda çöpe gidecek yığınca yemeklerle dolu olduğunu görmezden gelmek inkardan başka bir şey olmaz. Öyle ki pandemi ve dünyanın yaşadığı kaos bile artık engel değil bu aşırılığa ve şaşaya. Tüketmeye devam, tükenene kadar!

Dürüstlük diye bir şey vardı, geçmiş zamanlarda kaldı, onuruyla yaşamanın erdemi hiçbir şeyde yoktu ama bu da çoktan unutuldu. Çünkü, insanlar işleri bitene kadar kuruyorlardı o sahte samimiyeti ve işi bitince atlayacak yeni dallar bulmak gerekiyordu. Yalnız, bu yeni dallara atlarken diğer kırdığı dalı da utanmadan karalaması gerekiyordu. Aslında insanlar hep birbirini konuşuyordu, bilgi içeren sohbetleri edebilmek için bilgili olmak gerekiyordu ama bu da uzun işti, kolayca harcamak, günlük sosyal medya hesaplarından alıntılar yaparak bir şey bildiğini gösterdiğini sanmak varken emek verip büyütmenin ne alemi vardı! 

Sade bilgi mi? Aşkı ve dostluğu da bilmediği aşikardı. Bugün onunla, yarın diğeriyle… fark etmiyordu, sen olmadın mı hemen diğerine atlayıp bir kaç günde yağlı ballı olmak mümkündü ama, bununla da mutlu değildi, mutsuzluğunu çoğalttığını görmezden gelerek yaşamanın o garip tadındaydı; kimin evi, kimin masası ehemmiyet taşımıyordu; ipleri salmıştı bir kere, hoplayıp zıplamak yalnız onun elindeydi. 

Sahici olmak sahte olmaktan iyidir, tıpkı dürüst olmanın yalancı olmaktan iyi olduğu gibi. Nitekim, bir yalan bir insanı bir ömür yalancı kılar, öyle büyüktür ve güçlüdür etkisi. Bu bağlamda çağ sade garipleşmedi tam bir toz bulutuna döndü, göz gözü görmüyor, insan da insanı. Bu toz bulutunu baharla birlikte açan çiçekler ve yayılan mis kokular dağıtabilir ama bu da yetmez; dünyanın ve insanın güzelliklerini görebilmek için önce kendi içinden başlamalı insan, tabii içine inmeye cesareti varsa… ve kendinle geçirdiğin zamanı yalnızlık olarak değerlendirmemeli. Tam bu noktada şunu da belirtmeli; kendini sevmek ve tanımak bencilleşmek değildir, bunun aksine emeği ve sevgiyi bilmek ve büyütmektir, insan harcamak asla değildir. Bu ayrımı da doğru yapabilmeli…

Bir yıl daha geçti. Her zamanki gibi değişen sadece rakamlar oldu. Bugün de toz bulutlarıyla kaplanmış dünyaya açtık gözlerimizi; dört bir yanı yalana, dolana, sahteliğe bürünmüş bu aleme. Satılmayan hiçbir şeyin -insan da dahil- kalmadığı bu düzende su gibi durmalı ve akmalı, öyle berrak ve şeffaf. Sufiler’in de dediği gibi; “ Seninle uğraşan hiç kimseyle uğraşma, eğer uğraşırsan onunla aynı yerde kalırsın. Etrafından dolanıp devam et yoluna.” Alan, satan, insan harcayanların da böyle etraflarından sessizce dolanıp, yanlışlara ve yanılgılara düşmeden su gibi akmalı.

2 comments

  1. Harika bir yazı olmuş çok güzel dile getirmişsiniz son yaşadıklarımızı. Elinize sağlık.

    1. Beğendiğinize çok sevindim. Teşekkür ederim.

Bir cevap yazın