Kış, mevsimlerin en zorudur. Bu yüzden, şiir ve şarkılarda bile bahsi geçince soğukluğu anlatır; aşkta ayrılığı, göçlerde hasreti; sevince yansımaz, mutluluğu anlatmaz. Kışı düşününce, bembeyaz karın sokakları kapladığı hayalinin dışında içim ürperir, üşürüm. Üstelik, kış mevsiminin çok acı gerçekleri de var; yoksulluk, sokakta yaşayan insanların dramı, dünyayı paylaştığımız canlıların hayatta kalma savaşı, işsiz bırakılmış işçilerin direnişleri gibi. Yani kış çetindir, direnmek gerekir. Öldürmezse, güçlendirir.

Şair Gülten Akın, bir şiirinde halini arz ederken; “Beni sorarsan, kış işte”, diye tanımlamış. Bu yazının başlığı da bu dizeler oldu. Bir çift söz yetiyor insanın durup düşünmesine; bunca yokluk, sömürü, açlık, adaletsizlik, eşitsizlik karşısında durarak yaşamaya çalışmanın, kış kadar zor olduğunu anlamaya. Bu sorgulamaları, mevsimlerin güzelliğini ve zorluğunu düşünmeye pek küçük yaşlarda başladım. Belki de bu sebepten kışı hiç sevemedim. En sevdiğim mevsim, kendimi bildim bileli sonbahar oldu. Cemal Süreya’nın da dediği gibi: “Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim”. Sanırım benimkisi bir mevsime, renklerin ahenkle dans edişine aşık olma biçimiydi.

Ortaokul öğrencisiyken iki katlı kırmızı otobüsün üst katında oturmuş, okuldan çıkmış eve gidiyordum. Otobüs, yolcu almak için durakta durmuştu. Camdan karşıyı seyrediyordum. Başımı cama yaslayınca bir yerleri seyretmeye, uzaklara dalıp düşünmeye başlardım. Bir çok insanın günlük hayat telaşelerinden başka hiçbir şey düşünmediklerini düşünürdüm; yüzyıl önce ne olmuş, kimler gelmiş, kimler geçmiş, ne savaşlar ne barışlar, ne aşklar ne ayrılıklar yaşanmış, pek kimseleri ilgilendirmiyordu. İnsanlar, kendi hayatlarının temel ihtiyaçlarına koşmaktan başka hiçbir şey düşünmüyorlardı.

Birden, düşüncelerden uyanıp gerçeğe dönünce, gözüme kahverengi tonlarındaki kartonları üzerine örtmüş bir adam takıldı; bir bankta uyumuş, ayakkabıları yırtık, üstü başı kir pas içinde… Belli ki üşüyordu. Mevsim kıştı. Öyle etkilenmiştim ki, eve gidince hemen her gün bir şeyler yazdığım defterime hissettiklerimi yazmıştım. Yüreğim, insanları böyle kötü hallerde görmeye dayanamazdı. Duygusaldım ve de duyarlıydım. Yani, çare olmak, bir şeyler yapmak geçerdi içimden, çare olamamak beni inceden ince üzerdi. Otobüs geçip gitmişti o duraktan, sakalı birbirine karışmış kartonlara sarılı ısınmaya çalışan adam bankta uyumaya devam etmişti. Ben, sıcak evime gitmiştim. O, hala sakladığım defterimde anı olarak kaldı. Kış, o gün en soğuk yüzünü göstermişti.

Benim büyüdüğüm şehre pek kar yağmazdı, okullar ya da yollar kapanmazdı, hayat “normal” akışında sürüp giderdi. Bu yüzden, karın zorluğunu bilmedim ama hiçbir zaman romantik de bulmadım. Örneğin; kayak yapmak, karlı dağlara çıkmak, buz ringlerinde kaymak gibi isteklerim olmadı. Canımın kıymetli olmasından değil, sadece zenginlerin yapabildiği aktiviteler ve “o” dünya beni hiçbir zaman çekmedi. Şimdilerde bu tür aktiviteleri orta halli insanlar da yapabiliyor. Her ne kadar her şeyin manasını yitirdiği bu berbat çağda sınıflar birbirine karışsa da, bu yoksul ve işçi sınıfının bu tür faaliyetleri aklının ucundan dahi geçiremeyip, yapamadığı gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik fiyatlara bakınca, kış daha bir soğuyor fikrimde. Ben almayım kardeşim! Kış eğlencesi yapacaksam da bir mahallenin çocukları gibi sokakta kaykaya binip kaymayı tercih ederim.  

“Mahallenin çocukları” demişken kış gelince aklıma çocuklar gelir. Okul başlayacağı zaman dertler de başlar. Geçim derdi ile boğuşan insanlar, çocuklarına bir tek mont, bir tek ayakkabı alabilme çaresizliği içine düşerler. Yoksul çocukların ayakkabı bulamadıklarını, buz gibi soğuklarda okula donarak gidip geldiklerini; sokak çocuklarının uyurken kartonlara ya da bir hayvan dostuna sarıldığını düşünürüm. “Ah!” derim. “Dönmesin bu dünya, bir tek çocuk üşüyorsa!” Devletler, “koskoca” devletlerin başındakiler, kışın evlerinde ısınırken bu sorunlara çare olmadıkları aşikar. Onlarınki sırf laf-ı güzaf! Bağırırlar, çağırırlar ama halkları yoksulluktan kurtarmazlar. Böylece büyür gider çaresizlik içinde yaşayanlar, soğuk kış günlerinde üşüyenler.

Kış deyince aklıma yaşlılar da gelir. Kimi kimsesi olmayan insanlar. Yalnız evlerinde ya da yurtlarda ömür tamamlamak için gün sayanlar. Onlar ki soğuğu daha çok hissederlermiş. Bu yüzden, dizlerinde bir battaniye örtülü görürüm hayalimce. Bu hayal güzeldir. Velakin hayatın gerçekleri çirkindir. Kimi insanlar yaşlanmıştır ve yapayalnız kalmıştır. Soğuk bir kış günü, Çanakkale’nin bir köyünde evinden çıkan yaşlı amca yolu kaybedince soğuktan donmuştu. Bu haber böyle düşmüştü manşetlere. Yetkililer tarafından bulunduktan sonra hastaneye kaldırılmış, orada can vermişti. Hiç kimse böylesi bir ölüm yaşamamalıdır. Devlet bu noktada da sınıfta kalmıştır.  

Kışın romantik tarafları var mıdır? Şömine başında şarap içip ısınmak gibi? Veyahut sevgili ile el ele tutuşup kardan aşağı kaymak gibi? Metin Altıok, “Kar” şiirinde sevgiliye seslenir, umutsuzluğu, kış ile gelen kıtlığı vurgular: “-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke! Kar var yaşadığımız günlerde. Umutsuzluk çevremizi kuşattı, Kıtlık kıran gündemde”. İnsan, buz gibi havalarda sevgi ile ısınır, böyle dayanır kışa, kıtlığa, karanlığa. Sahi, pencereden karı seyretmenin dışında bu mevsimin sevilecek ne tarafı olabilir ki? Bir de, Vivaldi’nin o muhteşem bestesi “Dört Mevsim”deki en güzel bölümü; bir tek bu içimi ısıtabilir, buz gibi kış mevsiminin soğukluğunda. Bir de şiirler var, olmazsa olmazlarım… O şiirlerden biri: “Kış Bile”.

Yıllar evvel bir gün eve posta geldi. Yüzünü dahi görmediğim, uzak ama kalpten bağlı olduğum insanlardan bir kaç şiir kitabı aldım. O günki sevincimi tarif edemem. Şu hayatta incelikler kadar insanın kalbine dokunan ne var? Aldığım kitaplardan biri Süreyya Berfe’nin şiir kitabı idi. Bu vesileyle, ilk defa Süreyya Berfe ile tanıştım. Bu kısa ama kışı anlatan şiir kalbime kazındı: “Bu yıl ağaçlar erken çiçeklendi, enginlerden yükseklere kadar, kış anladı, çekildi, yüzleri gülsün diye yoksulların, çabuk tuttu elini”. Kışı atlatabilirse yaşayacak yoksullar, büyüyecek çocuklar.

Bir kez daha kış kapımıza dayandı. O gelmeden evvel beni düşünceler sarmaya başlar. Acaba bu kış ne felaketler, ne acılar yaşanacak diye. Çünkü, kışın adaleti yok. O da sınıf ayrımında usta. Alacaklı gibi geldiğinde garibana gelecek; su, elektrik, gaz faturası derken bir odada soba yakarak ısınmaya çalışacak kimileri. Aşık Mahzuni Şerif’in yine dediği olacak: “İnce İnce Bir Kar Yağar Gariplerin Üstüne”. İşte kar yine gariplerin üzerine yağacak; ve de onlar bir kapı aralığı, bir metruk bina arayacaklar.

Yaşadığımız şehirlere göre değişiyor yoksulluğun rengi. Sait Faik “Birtakım İnsanlar” öyküsünde bunu çok güzel anlatıyor. Hikaye İstanbul’da geçiyor. Gençler hamallık, uşaklık işlerinde çalışıyorlar, akşam olunca sabahçı kahvelerine sığınıyor, beş kuruşa orada uyuyorlar;

“Ağabey, biz, dedi, Tophane’deki sabahçı kahvelerinde yatarız. Hepimiz hamal, uşak gibi herifleriz. Ama namusumuzla yaşıyoruz. Ne yapalım? Beş on para kazanırız. Geceleri de kahveciye beş kuruş verir, bir köşede uyuruz. Ne yapalım? Otellere para mı dayanır? En aşağısı otuz kuruş. Otuz kuruşla iki gün geçimimiz var…”

                                                (S. F. Abasıyanık, Semaver, s.84)

İnsanların başına gelenler; yaşlılar, sokakta yaşayanlar, evsizler, yoksullar üzücü ama bir de hayvanlar var. Her günü görmezden gelerek geçirdiğimiz ve dünyayı paylaştığımız o güzel dostlarımız var. Kış gelince, sosyal medya haberlerinde hayvanların defalarca toplatıldıklarını gördüm. Vicdansız “insancıklar!” Köpekleri toplayıp atmışlar dağın başına. Ölüme terk etmişler! Kimisini de öldürmüşler! Ki zaten dağ başında, kışın buz gibi soğuklarında direnemeyip ölecekler. Kış, sokakta yaşayan tüm canlılar için bir felaket, bir afettir. Bunu görmezden gelmek müthiş bir bencilliktir.

Günübirlik hayatların telaşesinde koştururken müthiş bencilleşen insanlar var. Öyle ki çocuğuna aldığı hiç giyilmemiş ayakkabıyı çöpe atanlar! “Yahu, neden atıyorsun? İhtiyacı olan birilerine versene!” Cevap: “Kimin ihtiyacı olacak ki?” Ah… Sanki başka bir gezegende yaşıyor da bunca sefaleti hiç görmüyor. Kendi cepleri deste para ile dolarken, önlerinden geçen bir evsize ne üç kuruş verir, ne de yemek alırlar. Bir de vay efendim öyle olmasalarmış diye laf ederler! Ne de olsa gemisini kurtaran kaptan çoktan yol almıştır! Oysa, çarkın döndüğünü gördüğümüz de oldu, “düşmez kalkmaz” mevzularına inanmam lakin belli mi olur? Bakarsın bir gün, kış seni de vurur, her şeyin kayıp gider avuçlarından, bir parça nefes, bir lokma ekmek için geçirirsin günlerini, işte o zaman belki hatırlarsın zorda kalmış tüm insanları.

Sözü çok uzattım. Söylemek istediğim en ehemmiyetli şey; bu kış evsizleri, yoksulları, açları, sokak hayvanlarını, sokak çocuklarını unutmayın. Kuşları, karıncaları, tilkileri, kedileri, köpekleri unutmayın. İnsanlık birbirine yabancılaştı, kimse kimseyi sormaz, iyiliğini istemez oldu, siz öyle yapmayın. Kapı çalmaktan, el uzatmaktan korkmayın. Bu düzen böyle değişmeyecek, biliyorum ama iyilikten yana olmaktan da vazgeçemiyorum.

Bir cevap yazın