20 sene sürgünde yaşadıktan sonra, cezası kalkınca temelli dönüş yaparak memlekete giden şair dostuma; “Nasıl buldun memleketi? diye sorduğumda bir çok şey anlattı ama, bana en çok dokunan; “Köpeklerin gözlerine bakamıyorum, en çok onlar tanımış insanları, korku ve acı dolu” dedi.

Bir çok insan hayvanlara ne kadar yakın yaşadığımı biliyor. Bu hep böyle değildi. Ne yazık ki, 7 yaşında büyük bir travma yaşamış ve hayvanlara karşı fobim oluşmuştu. Hareket eden bir çok canlıdan ürküyordum. Saldıracakmış gibi hissediyordum. Aynı zamanda, bu korkumdan ötürü utanıyordum. Kedi ve köpeklerle yaşayan yakın aileme gidemiyordum, gidersem de verdiğim rahatsızlıktan ötürü utanıyordum. Ama, elimde değildi. Yıllar böyle geçti. Bir gün Pasha (ilk kedimiz) bir sebepten ötürü evimizde yaşamaya başladı. Pasha’nın masmavi gözleri, sapsarı tiftik tiftik tüyleri vardı. Çok tatlıydı. Onun minik bedeninden dahi korkuyordum. Zamanla, bu korkumun üzerine gittim ve bir hayli aştım. Öyle ki, annemlerde iki kedi ve bir köpek, benim evde ise beş kedi var. Evlerimizdeki hayvan sayısı çekirdek ailemizi geçti.

Hayvanlardan korktuğum yıllarda tek hissettiğim duygu içten içe bunu aşamadığım için utanmaktı. Onlara bir gün bile zarar vermeyi aklımın ucundan dahi geçirmedim. Aksine, hiçbir yardım almadan yıllarca bu fobimin üzerine giderek aştım, hatta ve hatta bende oluşan bu kocaman sevgi bir çok insana da dokundu ve onlar da evlerini hayvanlarla paylaşmaya başladılar.

İnsan korktuğuna zarar verir derler. Ben, insandan korkuyorum ama onlara da zarar vermeyi hiç düşünmedim. Ne kadar iyilik yaptıysam başımda patladı. Darbelerin haddi hesabı yok ama öfkemi kendi kendime yendim, sonra iyi olsunlar, kimsenin kötü haberini almayayım dedim. Kolay olmadı. Çok zor geçti bazı zamanlar ama geçti… Hem ne geçmiyor ki hayatta. Her şey. Bizler gibi. Biz de geçeceğiz. Belki de en çok bunu unutarak yaşıyoruz.

Öldürdü veya öldürmedi, geçenlerde tuğla ile yavru kedinin başına vuran birini izledik hep birlikte. Çok mu korkmuştu yavru kedi dükkanına girdi, bir parça et alacak diye. Bilmiyorum. İzlediğim kişi korkmuş da görünmüyordu. Peki? Nasıl bir anda canileşebildi? Sadece o mu? Her gün, her an cinnet geçirecekmiş gibi yaşayan insanlar olduk. Nasıl bu hale geldiğimiz ortada ama bunun değişmesi için ne yaptığımız meçhul. Dünyanın halleri kötü de biz de bunun tuzu biberi değil miyiz?

Örneğin; geçenlerde besleme yapılan bir araziye bırakılan (bırakılan diyorum, atılan demeye dilim varmıyor) köpeğin kemikleri sayılıyordu; yine açlıktan. Sahi? Büyük şehirlerde onca yemek çöpe atılırken bu kadar canın aç kalması reva mı? Bu mu insana yakışan; hem canı atmak, hem de yemeği!

Sürekli bir şeyler yaparak günlerimizi bitiriyoruz, kimsenin az biraz durmaya niyeti yok. Kendi payıma bazen çok yoruluyorum. Yorgunluğumun güzel sebepleri var ama, bu mu hayat diye sormadan edemiyorum. Bir yıl daha bitiyor. Yıllardır özel günler umurumda değil, sevmiyorum. Gereksiz bir sürü telaş, temaşa. Bu sene sahnede olacağım. Sevdiğim bir yer. Muhtemelen yine kalbimi sızlatacak şarkılar söyleyeceğim. Endişeliyim. Bunca kötülüğe şahitlik ederek yaşamaktan da utanıyorum. İyi dilekte bulunmayacağım, çünkü kolaycı değilim, bir şeyler yapmak ve değiştirmek için ömrünün sonuna kadar direneceğim.

İyi yıllar!

Bir cevap yazın