Yirminci yüzyıl teknolojinin hızla ilerlediği, insanların yetişemediği biçimde gelişen bir dönem oldu. Çocukların ellerinde telefonlar bir oyundan diğerine saatler boyu adrenalin yükseltirken, yetişkinler için de sosyal medya, internet kullanımı hayatlarda ciddi bir yer kapladı. Bu örnekler bitmez. Gelgelelim, teknoloji ile birlikte müziğin kaydedilebilme dönemine; günümüz dünyasında, evlerden stüdyolara müzik kaydedilebiliyor. Artık her yerde çalınabilen albüm, kaset, CD, taş plaklar canlı sahne performansı gerekliliğini de azalttı. Ne kadar asosyal olursak o kadar iyi! Birbirimize karışmadan, evlerimizden dışarı çıkmadan yaşadığımız sürece her şey belki daha güzel olacaktır! Kim bilir? İnsanı insandan uzaklaştırmanın bütün yolları akıllı telefonlarımız ve sosyal medya ile dünyamızı kapladı.

Konumuza tekrar dönelim. Neredeyse kayıt müziğin tamamını oluşturuyor artık. Elbette kayıt cihazlarının sunduğu müzik işçiliği tartışılmaz; konserleri kaydedip sonradan dinleyerek eksiklerini gören müzisyenler, albüm satışları ile enternasyonal zirveye ulaşabilenlere varana kadar. Esasen, kayıt fiziksel varlığı geçerek gövdeden ayrılmış sesleri sunuyor. Başka bir ifadeyle, kayıt aşamasında orada değilsek kaydın nasıl yapıldığını tam anlamıyla bilemeyiz; canlı da olabilir cansız da. Bu durumu da ancak müzikologlar veya müzikle derinden ilgilenen kişiler anlayabilir. Nitekim, hiçbir zaman konser tadı veya hazzını kayıtlar veremez, ancak insanın canlı yaşadığı tecrübe hafızasında kayıtlı kalır. Müzikte kayıt aşaması ise herhangi müzik türünün dünya çapında ses getirebilmesi ve dinlenebilmesi demek olur, bu da haliyle hafife alınacak bir konu değildir. Örneğin, yirminci yüzyılın başlarında yapılan bir kayıt dinlenildiği zaman o ana daha yakın duygular hissettirebiliyor. Nitekim, kayıt cihazları ve teknikleri geliştikçe dinlediğimiz sesler de uzaklaştı, orada biri şarkı söylüyor, duyuyoruz ve sadece dinliyoruz. Pink Floyd ise bu konuya bir başka açıdan yaklaşarak ‘The Wall’, ‘Animals’ albümlerinde doğal sesleri kullanmışlardır, uçak seslerinden hayvan seslerine varana kadar müziklerine katmışlardır. Bir başka isim Schaeffer somut sesleri kaydeden çalışmalarına imza atmıştır. 1948’de bestelediği Etude aux chemins de fer adlı bestesinde temel olarak tren seslerini kaydetmiştir. Doğal sesler içeren bu bestede tempo ve ölçü kendini belli etmektedir, dinamik terimler kullanılmıştır.

İlk kayıt dönemleri

1920’lerde, gramofon plakları hızla yayılmaya başladı. İlk zamanlarda çıkan plaklar farklı boyut ve hızdan oluşuyordu, üç-dört dakika her iki tarafı da çalınabilen kayıtlar yapılıyordu. Sonralarda (1948), bu süre yirmi beş dakikaya kadar çıktı ve standart olarak böyle devam etti. Taş plakların nostaljik ilgi görmesinin yanı sıra ses kalitesinin üstünlüğü başka hiçbir türlü kayıt sisteminde olmadığı tartışılmakta. Nitekim, geçmişten bugüne şarkılar eski ve yeni düzenlemelerle yaşamakta. Örneğin, Frank Sinatra’nın söylediği ‘One For My Baby’ şarkısını yıllar sonra Robbie Williams’tan bambaşka altyapı ve ses kaydı ile dinleyebiliyoruz. Bir başka örnek ise, klasik müzik eserleri farklı müzisyenler tarafından çalınıp dinleyiciye sunuldu, böylece dinleyici müzisyenin vurguları ve stiline göre dinlemek istediği kişiyi tercih edebilme hakkına sahip oldu.

Devam edelim… Silindir ve plak en eski ses kaydı metodu ‘akustik’ olarak tarif edilmektedir. Plak, orijinal halinden sıyrılıp pazarlanabilir ürün haline getirebilmek için ‘presleme’ adı verilen süreç başlatıldı. 1980’lerde dijital teknolojinin gelişmesi ile bu süreç yerini bambaşka bir zamana bırakarak müzisyenleri, sanatçıları korkunç etkileyecek sosyal ağlar ve dijital platformlar yaratılıp hızla tüketilen dönem müzik piyasasının da payına düşeni yaşamasını sağladı. Milyonlarca tıklamalar olurken bin adet CD satamaz olan sanatçılar, ek gelir getirecek işlerde çalışıp, emeğini müziğe yatırmaya başladı.

İlk ses kayıt mekanizması Thomas Edison tarafından ticari amaçlı kullanım için 1877’de icat edildi. Edison’un fonografı beş altı inç uzunluğunda balmumu silindir ve pikap iğnesinin dikey çentik olarak kaydediyordu. Böylece, bir çok şirket Edison patentli ekipmanları satın alıyor ve fonograf ve gramofon endüstrisi Amerika, İngiltere ve Avrupa’da hızla gelişiyordu. 1900’lü yıllarda ve 1. Dünya Savaşının patlak vermesiyle kayıt aletleri bir çok ticari ürünün satılma sayısını geçerek adından bahsettiriyordu.

Şimdi ki zaman

Gelgelelim, dijital çağa ve ettiklerine! Bilindiği üzere kaydetmek ve teknikleri başlı başına profesyonel bir iş; ancak ses teknisyeni ve müzik yönetmeni en ince ayrıntısına kadar cihazları ayarladıktan sonra kayıta başlanır. Teknisyen veya yapımcı, müzisyen ile diyalog kurar, onu rahatlatmaktan okuma ve çalma metotlarına kadar yardımcı olur. Artık yapımcılar pek kalmasa da eskiden bu durum böyleydi, seslerin temiz ve kusursuz kaydedilmesi mühimdi. Kayıt sürecinin başlangıç zamanları ile bugün geldiği nokta arasında büyük fark var, ses mühendisliği artık bir meslek ve eğitimi liseden üniversiteye kadar uzanmakta olan bir dal.

Kayıtla beraber özellikle popüler müzikte sınırlar örüldü. AABA Form şarkıları, 32 bar tipi yürüyüşlerin dışında şarkılar ‘şarkı’ olarak insanlar tarafından kabul görmeye başladı (Adorno, 1990). Adorno için kayıt müziğin metalaştırılması. Alınır ve satılır hale gelmesini savunur ve haliyle ‘sivrilik’ ile eleştirilir. Nitekim, keskin dili tam da haklılığını arttırmaktadır. Bir başka açıdan ise müzisyenler kendilerini kaydedip sonra kaydettikleri şarkıları dinleyerek üzerinde solo müzikler geliştirmişlerdir. Böylece bir sonraki sahnelerinde sergileyebilecekleri yeni şeyler üretebilmişlerdir. Bir başka örnek ise Les Paul ve Mary Ford görebiliyoruz, canlı performans için kaydedilen altyapı cihazda çalarken gitarist üzerine çalabiliyor ve şarkıcı da şarkısını söylüyor. Hatta ve hatta vokal örnekleri, armoni sesleri de kayıtta yerini alabiliyor.

Kayıt süresince emek veren müzik işçilerini unutmamak gerekiyor; şarkıcılar, yapımcılar, aranjörler, teknisyenler, çaycılar, bu liste uzar gider. Her ne kadar dinleyiciye kusursuz ses kaydı sunulsa da arka planda yapılan işin emeği çok fazla, bunu belirtmeden geçemeyiz. Nitekim, bir yandan kayıt teknolojisi dinleyiciye evvel zamandan müzikleri dinleme fırsatı sunsa da, diğer yandan müzikal işleri azaltma ve müziğin indirilir olmasını sağlayarak metalaştırma tehdidini savurmaktadır.

Bir cevap yazın